Amatör İşkence

amator-tiyatro

“Yüreğimdeki bu yara tarif edilemez! Olunmaz dertlere düşmüş bedenim, neden bilmem bırakmıyor yüreğimi, almış avucunun içine, sıktıça sıkıyor, sıktıçta sıkıyor, sıktıkça… sıkıyor…”

Küçük sahnenin seyirciye en yakın noktasında, sahneyi tam ortalayacak şekilde konumlanmıştı amatör sahnenin kendine güveni en fazla olan oyuncusu. Yaklaşık olarak 12 dakikadır sürmekte olan tiratı kendisini öylesine gaza getirmiştiki, izleyenler galiba bu sahne bitmeyecek diye düşünmeye başlamışlardır.

Tiratın “…almış avucunun içine, sıktıça sıkıyor…” bölümü oynarken iki elini birden kalbinin üzerine getirmiş, avcunda yumuşak bir top varmış da onu sıkıyormuş gibi yapıyordu ardı ardına. Yüzündeki hüzünlü ifadenin bir kademe üstüne halk arasında “emrah bakışı” deniyordu 80′lerden beri. Bu oyunculuk formulü yılların birikimi olan ve amatör tiyatrocu kuşakların birbirlerine sürekli miras bıraktıkları bir formüldü. Kaşları çatık, gözler yalan bir hüzünle dolu. Profesyonel bir sahnede, yıllanmış, işini bilen bir oyuncunun oynadığı zaman salonu salya sümüğe boğacağı sahne, “tiyatro tutkunu” yeteneksiz bir amatörün yüzünde bin parça oluyordu.

Zaten salonu dolduran kalabalığın %52’si başrol oyuncusunun ailesinden ve arkadaşlarından, geri kalan %48′in yarısı diğer oyuncuların tanıdıklarından, geriye kalan kısımda “ah üstadım, tiyatro sanatının belkemiğidir amatör tiyatrolar, her zaman desteklemeliyiz” diyen, çirkin, sevgilisi, karısı, arkadaşı olmayan “bari entel takılayım” fikriyatı ile ortalıkta dolaşan insanlardan oluşuyordu.

Sahnedeki oyuncu son “sıktıkça sıkıyor”un ardından 5-10 saniye kadar başı önde durmuş, bu “büyük” tiratın ardından, minik salona ulvi bir sessizliğin yayılması umudu ile özellikle öyle yazılmış senaryoyu oynuyordu. Sahnedeki, figüran arkaplan oyuncuları korumaya çalıştıkları “kaskatı kalmış şekilde başrol oyuncusunu dinleyen adamlar” rollerini çok iyi oynuyorlardı. Zaten amatör tiyatroların en iyi oyuncuları, gerçekten amatör olduklarının farkında olan figüran oyunculardı. Bu figüranlardan birisi, tekstindeki en uzun sahneyi oynamaya başladı: Kaskatı kesmiş vücudu önce bir boşaldı, kafasını sağa sola, diğer figüranlara çevirdi ve cesaretli şekilde başrol oyuncusuna doğru bir adım attı, ardından ikinciyi atacaktı ki, figüranın en uzun teksti burada bitiyordu.

“Durun, gelmeyin! Hiç biriniz! Evet, hiç biriniz yarama merhem olamazsınız! Sen! Sen! Ne de sen!” diye gürledi o anda amatör olduğunun farkında olmayan oyuncu.

Özellikle “Ne de sen!” diye üstüne basa basa aşağıladığı figüranın gözleri bi dolar gibi oldu ama sanki tamamen gerçekti. “Ulan zaten figüranım, bide en aşağılayıcı tepkiyi bana veriyor g*t” diye geçiriyordu aklından.

13ncü dakikasının içine giren tiratın bitmeye yaklaştığını sahneye yandan yandan, tabiri caizse kıçım kıçım giren yardımcı başrol oyuncusundan anladı salondaki seyirciler.

“Kimse benim yarama merhem olamaz! O’nun gül dudaklarından bana bir buse getirecek al bir güvercin değilse eğer yardıma gelecek olan, bana kimse yardımcı olamaz, OLAMAAAZ!” diye başladığında tok, biterken cızırtılı bir tizliğe dönüşen çığlığı ve abartılı bir ağlama ile tirat bitmişti. Kenardan kıçım kıçım giren yan rol oyuncusu önce başrole yaklaştı ardından;

“Üzülmeyiniz Şevket Nuri bey, geliniz, üzülmeyiniz” şeklinde hiçbir telkin içermeyen sözlerle başrol oyuncusunu sahneden çıkarıyordu. Gariptir, 13 dakikadır konuştukça konuşan başrolün aksine, oyun boyunca hep saçma sapan şeyler söyleyen yan rol oyuncusu çok daha iyi oynuyordu. O anda anlıyorduk ki, oynanacak bu “tarihi” soslu oyunu boşrol oyuncusu kendi seçmiş, “top benim oynamazsam alır giderim” diyerek de başrolü kendisine biçmişti. Halbuki o amatör topluluktan çıkıp profesyonel olabilecek tek oyuncu belkide yan rol oyuncusuydu.

İnternet sitelerinde, gruplarda falan “oyunumuza hazırlanıyoruz, ne kadar da neşeliyiz” mesajlı resimlerde hep elleri kolları boya içinde bir kaç kişinin başında olduğu “sokak gibi boyanmış” dekora vuran ışık söndü önce salonda ardından sahnenin diğer ışıkları.

2nci perdenin sonu olmuştu.

Arkadaşıma (Başrolün üzerine gitmeye çalışan fakat durdurulan figüran) “Kanka kusura bakma, annem evde yanlızdı, bi tıkırtı gelmiş, korkmuş kadın, kalan 2 perdeyi kaçırıcam. Kusura bakma. Bu arada oyun süper ha, bravo, tebrik ederim” diye koftiden bir mesaj gönderdim cepten.

3ncü perde başlarken “Nerede yahu bu Nigar hanııım” diye içeri giren başrol oyuncusu yan gözle fark ettiki salonun yarısı salonu boşaltmıştı. Kalanların %50’si onun ailesi ve tanıdıkları, geri kalan yüzde ellide çakma entel takımından çirkinlerdi.

Not:
- Vışş altantois amatör tiyatro karşıtı çıktı ya gız!
- Yok gıı, altmetnini oku bak yazının, altantois tiyatro karşıtı değil, kötü yapılan “iyi yapıldığı zannedilen” amatörün karşıtı galba.
- Olabilir.

Post to Twitter Post to Delicious Post to Digg Post to Facebook Post to MySpace Post to StumbleUpon

Yorum Yapmaya Useniyor musun? Al o zaman!

1 Yaziyi Ne Kadar Begendin? Oyla!!

Yes we can!

Uzun süredir aklımda birazdan anlatacaklarımı anlatmak. Ama bir yandan türlü koşturmacalar, bir yandan “törkiş görl in nüyork” meselesini ukala görünmeyecek şekilde aktarma kaygısı, derken üzerinden 1,5 ay geçmiş bile.

>> Peşin peşin söylemeliyim zamanımın 90%’ını yalnız geçirdim. Yok oralara gidip de depresif olacak kadar nevrotik bir karakter değilim. Sanırım. Yanında kaldığım arkadaşımın 5-6 günlüğüne şehir dışına çıkması gerekti, kalan günlerde de son sınavlarına girip mezun olmak gibi ehemmiyeti daha yüksek dertleri vardı, ben de tek başıma gezdim tozdum Turist Ömer gibi. Oldukça sıkıntılı çıktığım yolculuktan bir o kadar keyifli dönmemde büyük pay sahibi oldu bu durum belki de, kendi kendime, kendi paşa gönül kriterlerime göre geçirdiğim günler ilaç gibi geldi şu bitap bünyeme.

>> Dikkatimi ilk çeken şuydu: Özellikle kadınların içlerindeki alışveriş canavarlarının geçen yıl bir Wal-Mart çalışanın canını alacak kadar tozuttuğu gün olan ‘Kara Cuma’da bile mağaza çalışanları, metroda bilet satan amcalar, sokaktaki polisler, yoldaki teyzeler, herkes kibarlıktan kırılırcasına medeniyet sahibi. Baktım her yerde bir güler yüz, bir sevgi pıtırcığı, bir medeniyet. Sabahları “günaydın efenim”ler, gün içerisinde “hadi iyi günler koçum”lar. Laf atan bile en fazla “kırmızı sana çok yakışmış” gibi cümleler sarfediyor, ya da bana öyle denk geldi. Sokaklarda özürsüz açıklamasız “omuz savaşları”nın yaşandığı, yollarda kızlara ”Dikkat et yoksa Taksim’in arka sokaklarında meşhur ederler seni!..” diyen yaşam formlarının olduğu bir şehirden gelmişim, bu medeniyet seviyesi bir nebze başımı döndürmedi desem yalan olur.

>> Bende bir huy var, ilk kez gittiğim yerlerde, sokaklarda amaçsızca dolaşmayı pek seviyorum. Hatta sevmeyi geçiyor, saatlerimi günlerimi böyle geçirebiliyorum. Empire State Building’e çıkmamı bekleyerek kurudu gitti benim arkadaşlar. Bense ilk haftamın yarısını bilmediğim, muhtemelen hiçbir özelliği olmayan sokakları ağzım bi karış arşınlayarak geçirdim. Psikopat gibi fotoğraflarını çektim “bizim oğlan da pek gecikti” veya “bugün akşama ne pişirsem” derdinde olan vatandaşların evlerinin, sokaklarının.

>> Şehir çook kalabalık. Her şey için sıraya giriyorsunuz (Medeniyet Reloaded). İndirimli bilet sırasına girebilmek için sıraya giren insanlar gördüm. Hal böyle olunca her yere şu şeritleri takılıp çıkarılan portatif sıra koridorlarından koymuşlar, bilmem anlatabildim mi. Ama her yere. Alışveriş merkezi tuvaleti, bilet gişesi, cafe, otobüse biniş kapısı – hey gidi Harem curcunası! Sıra yoksa mesela, 2 adımda geçebileceğiniz yeri o zımbırtılarla kurulu düzen yüzünden 14225 tane S çizerek geçmek durumunda kalıyorsunuz. İlk günlerde başımı döndüren medeni uygulamaların zamanla beni sinir etmeye başladığını fark etmek zor olmamıştır sanıyorum. Neticede toprağım belli değil mi.

>> Tam giderken, oradaki günlerimin çoğunda yalnız dolaşacağım belli oldu ya, arkadaşların hayalgücü hemen New York’ta bir sonbahar temalı romantik komedilere çalışmadı değil. Ama kapandığında hangi tarafında kaldığının hayat memat meselesine dönüştüğü otomatik kapılarıyla filmlerde gördüğümüz New York metrosunun, aslında  raylarında farelerin cirit attığı, hayat memat meselelerinin değil hayat gailesinin ön planda olduğu bir taşıma aracından fazlası olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Beraber kaldığım arkadaşlardan birinin “burada çirkinler metroya biner, güzeller taksiye, bir nevi doğal seleksiyon” tezi mıh gibi aklımda. Hey gidi. Fareli metro hatlarında ne güneşler batıyor.

>> Bu arada metro bildiğin birleşmiş milletler. Acayip renkli. Gün oldu Çinli Bebek sevdim agucu bugucu diye -düşündüm de domates biber desem de anlamazdı aslında-, gün oldu Alman bir turistle Almanca konuşmaya çalıştım. İyice hümanist oldum çıktım.

>> Kaldığım eve giden metro hattı Harlem’e doğru devam etmekteydi. Bu yüzden metroda enteresan gözlemlerde bulunma fırsatım oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim: 35 yaş altı çikolata renkli abilerin hepsi potansiyel birer Jay-Z. XXXXL t-shirt’ler, 5 beden büyük pantolonlar, NY Yankees şapkaları, kulaklıklardan yükselen rap müziğe eşlik eden ayak, hafif sıkılmış dudaklar ile belli belirsiz çatılmış kaşlar ve “ben bu hayatın arka sokaklarını gördüm adamım” ifadesi ile sağa sola sallanan baş. O nasıl bir kafadır arkadaş yahu, ben de istiyorum. Hatta Jay-Z’nin “Empire State of Mind”da yaptığı kelime oyunu ile tam da bu kafayı ifade ettiğine inanıyorum. Ablalara gelecek olursak, saçtan giyim kuşama, resmen 1986 yılında zamanı durdurmayı başarmışlar. Bravo. Çocukları ise dünyaya duble popolu geliyor sanırım. Her yanlarıyla inanılmaz eğlenceliler, zaten sempati duyarım kendilerine oldum olası.

>> Bir kere hareket halindeyken eksprese dönen metrodaki anonsu duymayıp inmem gereken duraktan 47 cadde yukarıda indiğim için Harlem’in havasını da solumadım demem artık. Delikanlılığın alemi yok, adrenalin seviyem yükseldi biraz.

>> Birkaç günde öyle bir tribe girdim ki sormayın gitsin. Normalde hiç “ay şekerim valla ben sabahları kahvemi içmeden hayatta güne başlayamam” modeli olmayan ben, soğuk havanın ve içinde bulunduğum keyifli ruh halinin de etkisi ile sabah kahvemi alıp metroya öyle biner oldum,”Ey Newyorker, ben dostum” ayağı.

>> Bu arada metroda her şey günlük güneşlik değil tabii ki. Spor niyetine platforma çıkıp gezinen farelerden bahsetmiştim. Bir “rush hour” (07.00-09.00 ve 16.30-18.30) var ki mesela, bizim IETT halt etmiş. Rush hour’da metroya binen, tüm vagonla akraba olup çıkar hacı. Ara ara da “Soho’daki galerileri gezmek için ayda bir Manhattan’a gelirim” andropoz amca ve “buraya ait değilim, aslında taksiye binecektim ama metroyu şereflendirmeye karar verdim” menopoz teyze çıkabiliyor karşınıza. Git bi yüzünü yıka açılırsın diyesi geliyor insanın böylelerine.

>> Oralara gitmişken bir NBA maçına gitmeden olmazdı. 1 Aralık akşamı New York Knicks-Phoenix Suns maçında aldık yerimizi. Buradan tüm Knicks fanlarını tenzih ediyorum lakin bu Knicks o kadar tırt bir takımdır ki, o caanım Madison Sqaure Garden bir turistik ziyaret merkezi olmuş çıkmış, maça gelenlerin 83%’ü turist. (Küsüratlı sayı vereyim ki salladığım belli olmasın.) NBA dediğiniz aslında adamların ulusal basketbol ligi, bizim Beko basketbol ligi gibi yani. Ama ambiyans o kadar farklı ki. İyi ki gitmişim dedirtti, pek sevdiğim Spurs’ü veya sevmesem de şov takımı olan Lakers’ı izlemek nasıl olurdu diye düşündürdü. Bu arada Suns’ın 27 sayı farkla ve 100 sayının altında kalarak yenildiği, ardından ekonomi gazetelerinin bile “kaybedenler bir gün kazanırsa” gibi makaleler yayınladığı nispeten tarihi bir maç oldu. Nash’i de dünya gözüyle izledik daha ne. “C’mon maan!” diye yorumlar yapan çekirdekten basketbol sevdalısı bıdıklar mı dersin, maç boyunca konuşan “audio commentary” babaları mı dersin (bilgisayar oyunlarındaki gibi kapatamıyorsun da elemanı), kol kola maç izleyen gay’ler mi dersin, her türlüsü var. Ha bir de, ponpon kızlar -şekilli isimleri var ama özünde ponpon kız yani- gayet ‘başarılı’ evet.

>> Efendim Frank Sinatra’nın “New York, New York”unu biliyorsunuzdur. Bir de Jay-Z’nin “Empire State of Mind”ı var ki alanında başarılı bir şarkı bence o da. Geçtiğimiz sezon Yankees’in şampiyonluğunda çalındıktan sonra iyiden iyiye New York ile özdeşleşmiş bana anlatıldığı kadarıyla. Maçtan bir gün sonra insanlar Madison Square Garden’da “Two Generations of Cool” temalı bir gecede her ikisinin New York konserlerini -banttan- izleyip hangi şarkının New York’un sembolü olması gerektiğini oyalayacaktı. Jay-Z’yi severim delikanlıdır, pek de gangster kerata, ama adamcağızın kemikleri sızlamıştır yahu.

>> Pek sevdiğim caz nağmelerini içeren “Chicago”yu izledim Broadway’de. Müzikale altın günü konseptinde toplanarak gelmiş, 100 kişilik küçücük salonda sahneye opera gözlükleri ile bakan teyzelerin yanında oturdum. Diğer yanımda Koreli bir kızcağız vardı, uçaktan inip oyuna gelmiş olmalı zira tek kelimeyle mükemmel olan oyunun yarısını göremeden uykuya daldı. Her alkışta silkinip, bozuntuya vermeden alkışlaması, alkış biter bitmez hafiften yana seyirtip devrilen kafası kikirdememe sebep oldu bol bol.

>> Amerika’da normal spor ayakkabı yok arkadaş. Hepsinin altı 3 cm kalınlığında, Jay-Z ayakkabısı (Yo Jay-Z! Taktım sana adamım).

>> New York’un gece  hayatına da bakalım dedik son günümde. Özetleyeceğim: Kadınlar için maksimum etek uzunluğu gibi yazılı olmayan bir kural var sanırım herkesin bildiği. Bir de düz ayakkabı yasak galiba. İnsanlar çok rahat, adam tuvalete gitmekte olan tanımadığı bir kızı elinden tutup yanına çekmeye çalışabiliyor. O gelmese “ok” deyip diğerini çekmeye çalışıyor hatta. “Medeni” cesaret bu olsa gerek.

>> Sarı okul otobüsünü gördüm, gerçekmiş.

>> Mehmet Öz’ün orada niye meşhur olduğunu çözdüm sıkı durun. Bu insanların yemek kültürü o kadar yağlı ve kalorili ki, deli gibi spor yapmadıkları sürece erken yaşta kalp-kolesterol problemleri yaşamamaları sürpriz olurdu zaten. Dr.Oz da yolunu bulmuş haliyle. Sokakta da 2 tip insan var: Aşırı fit ve obez.

>> Şükran Günü’nde yapılan “Oooh, so you’re from Turkey! We’re very thankful for you today.” esprilerine pek girmeyeceğim.

>> Philadelphia’da ekonomi master’ı yapan bir arkadaşı ziyaret ettim. Öğle yemeğimizi onun Kolombiyalı, İngiliz, Brezilyalı ve Hint arkadaşları ile yerken (hayatı Birleşmiş Milletler tadında yaşamak!) bu “Turkey-hindi” muhabbeti açıldı. Bizim serzenişleri usulca dinleyen Hint çocuk, “çok afedersiniz, siz ‘turkey’ye ne diyordunuz?” diye sorunca “Hindi” dememizle kahkahayı basmamız bir oldu. “Exactly.” dedi abim. Heyt be abim.

    Daha anlatacak çok şey, saptama gibi göstermeye çalıştığım çok saçmalama var ama sizi sıkmak istemiyorum. Son olarak, girişimciliğin, markalaşmanın mükemmel bir örneğini, New York’un binlerce renginden birini paylaşmak isterim:

    Obama Condoms!

    Yes we can! :)

    Post to Twitter Post to Delicious Post to Digg Post to Facebook Post to MySpace Post to StumbleUpon

    Yorum Yapmaya Useniyor musun? Al o zaman!

    3 Yaziyi Ne Kadar Begendin? Oyla!!

    Sdene1

    Önsöz

    Az sonra okuyacağınız (ya da ne bileyim ben vazgeçip okumayacağınız) ne olduğu pek de belli olmayan “şey”; bir zamanlar Ayşegül’ün “Ya sen mutlaka bunları yazmalısın!” diyerek beni gaza getirdiği kimi günlük durumlarımın hikayeleştirilmeye çalışılmış, sonradan belki senaryo haline getirilebileceğine inanılmış oh lakin benim aylaklığım sonucunda ucu hiç bir yere varmamış bir “şey”dir. Olduğu gibi buraya koyuyorum. Afiyet olsun Gibi Geliyor Bana severler. (Bu arada feyzbukta o kadar adamsınız, gelip bi yorum yapmıyonuz. Söyletmen beni, gücetmen beni. Bloggerın ekmeği comment.)

    ————————————–

    Senaryo Denemesi (Daha doğrusu kısa bir hikâyenin başlangıcı. Daha sonra senaryo diline çevrilebilir eğer layık olabilirse.)

    “On dakka daha.” diye geçirdi içinden saat onu çeyrek geçe alarmını sustururken. O “On dakka”lar çok uzadı. On bir buçukta karar verdi kalkmaya. Uyanma işlevini gerçekleştirmesi bir saatini aldığından on ikide ancak ayılırım diyerek bacaklarını attı yataktan yere. Bacaklarının pek cevap veresi gelmedi bu emre. Yine de uydular ayaklıklarını bilip paşa paşa. Dikti tüm vücudunu, çekti çıkardı yataktan. Kolunu boynunu farklı açılarla gerdi, açtı uyuşmuş kasları. Mutfağa su almaya gitti. Annesi günaydınladı onu, cevap olarak bir homurtu çıktı ağzından. Annesinin “Şu zıkkımı kahvaltıdan önce bari içme.” haklı serzenişini duymazdan gelerek suyu ve kül tablasını aldı, odasına geldi.

    Eskiden masasının üzerinde bulunan, sadece evde ve okulda kullandığı miyop gözlüğünü aradı. Bulamadı. “Yine nereye bıraktım lan ben bunu?” Ebeveynlerin yatak odası, kendi odası, tuvalet, oturma odası didik didik edildi. Düzenli bir dağıtıcıydı kendisi. Herhangi eşyasını nereye dağıttığını bilenlerdendi. İlk bakışta dağınık bir insan izlenimi verse de dağıtım işini bir düzen içinde yaptığından elini atacağı yerden ne çıkacağını bilirdi. Ona göre dağıtırdı. Giydiği tişörtler katsız üstten çıkartıldığı gibi belli bir koltuğa fırlatılırdı misal. O koltuk tişört koltuğu idi. Telefonunu çoğu zaman çalmadığı için nereye koyduğunu unutsa da bir şekilde bulurdu. Bulurdu da bu sabah gözlüğü dağıtabileceği her yere bakmış yine de bulamamıştı.

    “Etrafı tam seçemesem de olur. Bu sabah da flu kalsın.” dedi odada tek başına olmasına rağmen. Tam sigarasını yakacaktı ki yakacak gereç olmadığını fark etti. “Hay sıçayım çakmağı özenle paketin üstünde bırakırım ben kesin pederyus iç etti.” Mutfağa tekrar gidip kibrit almalıydı, bunun için ikiden fazla adım atmak zorunda kalacağını düşünüp sinirlendi. Ota boka sinirleniyordu her sabah. Göz kapakları yarım kibrit aldı geldi. Uzun zahmetler sonucu sigarası ateş almıştı.

    Etrafa mal gibi bakıyordu. Etrafta duvardan başka bir şey olmadığından duvar görmüş mal gibi duvara baktı anlamlı anlamlı. Aslında o boş duvar çok şey anlatıyordu ya işte sabah sabah hiç de sırası değildi. Annesi seslendi içeriden. Kahvaltı için oturma odasına seğirtti.

    Televizyon kumandasını aldı masaya otururken. Çığıran kadınlar vardı tüm kanallarda. Bir haber kanalı açtı sırf gürültü olsun için. Röportaj yapılan bir milletvekilinin ekonominin cillop gibi gittiğini söylediği kıçtan sallama beyanata gülemedi bile. Dün yine şehit verilmişti ülkesinin dağlarında. Katlı sarı saçlı, beyaz bluzlu spiker bayan, istatistik gibi sayıları veriyordu. Doğduğu yıl başlamıştı terör ülkesinde. Doğduğundan beri birileri ölüyordu dağda-bayırda. “Bin dokuz yüz seksen dört!”

    Önündeki yemeğiyle dövüşmeye başladı. Bir iki şey attı ağzına. Odasına geri döndü. Açtı müziği, yaktı ikinci sigarayı. Sabahın geleneksel mallığını atmaya başlamıştı üzerinden. Telefonuna, biri aradığında, O’na ulaşmaya çalıştığında çalmasını emir buyurduğu melodiyi duydu. İlk başta anlayamadı. O emri verdiğini kendi de unutmuştu. Telefonu aradı deli gibi. Sese doğru yöneldi. Bir tişörtün altında, koltuğun üstünde ulaştı telefona. Dünden, bugüne görüşmek için sözleştiği arkadaşı arıyordu. Açtı telefonu:

    - Efendim.

    - N’aber?

    - İyi senden?

    - Neredesin?

    - Evdeyim.

    - Yeni kalktın di mi lan?

    - Aaa galiba.

    - İkide Beşiktaş’ta buluşacaktık dememiş miydik olm nasıl yetişicen?

    - Lan tamam çıkıyorum şimdi.

    - Tamam ben oyalanırım bir şekilde çabuk çık evden.

    - Tamam lan tamam hadi.

    - Hadi görüşürüz.

    - Hadi.

    Zihni acele etse de bedeni gevşek ve yavşakça davranıyordu. Koltuğun üzerinden bir tişört aldı. Pantolonunu buldu evin bambaşka bir bölgesinde. Gitti elini yüzünü bir güzel yıkadı. Çorap aramak için ebeveynlerinin yatağının altındaki pis mavi çorap leğenini kurtardı yatağın altındaki esir saatlerinden. Yılanlar gibi birbirine dolanmış çorapların arasında eşleri seçemiyordu. Tam birbirini tamamlayan iki çorap tanesi buluyordu ki birinin delik olduğunu fark ediyordu. Hop baştan. 13562 çorap tanesi arasından yarım saatlik bir uğraş sonucu birbirine uyumlu iki adet buldu. Ayağına geçirdi hiç tereddüt dahi etmeden. Ceplerini kontrol etti, tamam, kalkışa hazırdı.

    Ayakkabılarını aldı eline, açtı kapıyı, dışarı fırlattı. Tam giyeceği sırada tuvalete geri dönme ihtiyacı hissetti. Aynada son bir kez kendine bakmak için tuvalete girdi. Üçüncü sağ adımda ayağında bir ıslaklık hissetti. Küfrün bini beş kuruş saydırdı hela duvarına doğru. Çıkarttı yere fırlattı çorapları. Leğene geri yöneldi. Biri koyu lacivert diğeri siyah iki çorap geçirdi ayağına. Ayakkabısını giydi, dar attı kendini sokağa. Sitenin kapısından çıktı, sol köşeyi döndü, tam tren istasyonu görme alanına girmişti ki istasyonla beraber binmeyi planladığı banliyö treni de aynı alana duhul eyledi. Küfrün bini dört kuruş saydırdı dudaklarını kemire kemire. Minibüs yoluna çıkan alt geçitten geçerken sazlı ve hep aynı türküyü çalan amcanın yanından geçti, çıktı yola.

    Tüm minibüsler tıklım tıkış geçiyordu. Hiçbirini beğenmedi. Otobüs durağına doğru kararlı adımlar atmaya başladı. Durağa gelip, oturdu. Telefonu kıpraştı cebinde. Beşiktaş’ta ağaç olmuş arkadaşı daha durakta olduğunu öğrenince küfürün bini merkez bankası kuru bir güzel fırçaladı.

    Bineceği otobüs ısrarla gelmeyi reddediyordu. Karşı yöndeki durağa bu bekleme sırasında dört adet otobüs uğramıştı. “O tarafta olsam kesin burada vasıta kaynardı.” özlü iç geçirmesini geçirdi içinden. Üçlü oturma yerinin en sağındaydı. En solda orta yaşlı bir bayan oturuyor ve alenen kahramanımızın gözlerini yakaladıkça o gözlerin içine içine “Senin yüzünden gelmiyo di mi bu otobüs!” dercesine suçlayıcı imalarla bakıyordu. Mahçup oldu bir an kahramanımız sonra gerzekliğinin farkına vardı. O sırada durağa ikişer çocuklu iki kadın, bir adet yaşlı amca teşrif etti. Kalktı oturduğu yerden, durak denen iki metrekarelik alanın dışına çıktı. Geleceği olmayan Godot’un otobüsü tam sigarasını yaktığı anda uzaktan gözüktü. İki nefes aldı sigaradan, duran otobüse bindi. Arka kısma doğru üst demirlere tutuna tutuna gitti. Orta kapının önünde oturan kızla göz göze geldi yanından geçerken. Bulduğu boş yere oturdu.

    Çantasından müzik düzeneğini çıkarttı. Taktı kulağına. Sol kulaklık her zamanki gibi takar takmaz yerini kabullenmedi, kayıverdi kulağın içinden. Hiçbir kulaklık bu sol kulağına uymuyordu. Ne zaman kulaklıkla müzik dinlese sol eli, sol kulağının orada, dışarıya fırlayan kulaklığı kabullenmediği yere geri tıkmak için bekçi gibi bekliyordu. İki durak sonra otobüs durdu. Açılan ön kapıda uzun süre bir hareketlilik gözlenemedi. Tüm otobüs gözlerini oraya dikmişti. Slow-motion teyzenin ilk eli gözüktü sonra gövdesi çıktı ortaya yavaş yavaş. Otobüs şoförü teyzenin içeride olduğundan emin olduktan sonra gaza bastı, bu gaz teyzeye fazla gelmiş olacak ki gazilere ayrılan yere Şumaherimsi bir planjon yaptı, bir fren, teyze orta kapıyı buldu. Hayatının macerasını yaşıyordu teyzeciğimiz, belki de artık aşırı durağanlaşan yaşamında bir tek bu otobüslerde böylesi serüvenler yaşıyor, bu yüzden biniyordu otobüslere. Fren sonrası ilk gaza basışta kahramanımızın önünde kaldı teyze. Kahraman kahramanlığını yapıp yer verdi teyzeye. Müzik işi yalan olmuştu.

    Duraklardan durak beğendi otobüs. Uzun süre herkes sabit devam edildi. İnsanlar azaldı bir müddet sonra. Orta kapının önünde boş bir koltuk görücüye çıktı. Ayaktaki kimse yaşlı değildi artık, çocuğu da yoktu kimsenin. Gitti oturdu kahramanımız girerken gözleri gözlerine kazara çarpan kızıl, küt saçlı kızın yanına. Kızla ister istemez tekrar bakıştılar. Sonra hiçbir şey olmadığı için hiçbir şey olmamış gibi ikisi de kulaklık ve müzik ayarlarına geri döndü.

    Yolculuğun sonuna gelindiğinde şoför hiçbir duyuru yapmadı, kapıları açtı inin artık dercesine. Herkes huzura erdi, kendi yoluna gitti.

    Arkadaşını buldu adı kahraman. Taksim’e yürüme kararı aldı ikili. Saatlerce dolaştılar aylak aylak. Aradıkları şeyi bulamadılar. Girdikleri müzik markette tekrar gördü kızıl saçlı kızı. Arkadaşına gösterdi uzaktan:

    — Otobüsteki kız!

    — Eee?

    — Öyle işte, otobüsteki kız.

    — Peki.

    Beşiktaş’a geri geldiler. (Bu kısma, aralara bir çok şey eklenebilir Ayşegül şu an hikayeyi bok gibi bir yere götürdüğümden hiç elleşmiyorum. :D Çok kötü gidiyor.)

    Ayrıldılar birbirlerinden sanki tiksinmiş gibi. Otobüs durağına yöneldi kahramanımızın ayakları. Vapuru beş dakikayla kaçırmıştı. Duraktaki uzun kuyruğun kıçına yazıldı. O’nun arkası kuyruğun kıçı olmuştu artık, o kıça başkaları yazıldı. Telefonu kıpraştı cebinde. Demin ayrıldığı arkadaşı evden kendisine getirdiği kitabı vermeyi unuttuğunu söyledi. Çıktı kuyruktan, geri arkadaşının yanına gitti. Dönüşte bineceği otobüs kalkmıştı. Kaçırdı. Bugün bir sürü şey kaçırmıştı. Aklı yerindeydi. Vapura yöneldi. Bekledi. Bindi. İndi karşı yakada. Minibüs durağına yöneldi, inanılmaz bir kuyruk. Otobüsle gitmeye karar verdi. Paraya kıyıp çift bilet alan otobüse binecekti. Yorulmuştu. Girdi otobüsten içeri, ikinci kata çıktı. Sağına baktı tüm koltuklar dolu, soluna baktı bir tek dördüncü sırada kırmızımsı zor seçilen bir kafanın yanı boş. Oraya gitti, oturdu, hiç yanına bakmadan müzik düzeneğini kurdu. Şarkının ilk notalarıyla birlikte istemsiz olarak yan koltuğa baktı. Yan koltuktaki kızıl ve küt saçlı kız yarı anlamlı yarı anlamsız bir biçimde O’na bakıyordu.

    Bir iki saniye anlamsız baktılar birbirlerinin suratına. İkisi de aynı anda kafalarını çevirdi başka taraflara. Sonra aynı anda tekrar baktılar birbirlerine. Artık yeterince anlamsız bakıştıklarına gözleriyle mutabık kaldıklarında gülmeye başladılar aynı anda. Bu uzun gülüşmeyi kahramanımız bozarken kamera otobüsün içinde geriye doğru kaymaya başladı:

    — Adın ne kızıl saçlı kız?

    — Deniz. Senin adın ne bıyığı aşırıya kaçmış çocuk?

    — Zafer. Ne dinleyecektin şimdi?

    — Şunu…

    Kulaklığı uzatırlar sırayla birbirlerine. Yolculuk boyunca sırayla birbirlerine şarkılar dinlete dinlete giderler. Pek konuşmazlar. Yani şarkılar dışında. Allah’tan ikisinin arşivinde de her duyguyu anlatacak şarkılar vardır, tedbir bakımından.

    Post to Twitter Post to Delicious Post to Digg Post to Facebook Post to MySpace Post to StumbleUpon

    Yorum Yapmaya Useniyor musun? Al o zaman!

    2 Yaziyi Ne Kadar Begendin? Oyla!!

    Hazırlanılmış Anların Patlak Çıkması

    “Günaydın dünyanın bir numaralı tasarımcısı, Altan Abi”

    “Gü-nay-dıın dünyanın en iyi tasarımcısı Altan abiiğ!”

    İlki daha iyi, diye düşündü. Evet ilk söylediği şekilde giriş yapmalıydı. Şu anda yaşadığı apartmanda, elinde yeni aldığı ve sınıf arkadaşlarına yüksek oranda hava bastığı son model dizüstü bilgisayarı (sadece oyun için kullanıyordu) ile asansörün aynasından kendisi ile konuşuyordu.

    -”Günaydın 1 numaralı tasarımcı Altan abicim, nasılsın?” yok çok laubali oldu. Sabahları herifin nasıl bir ruh halinde olduğu belli olmuyor, ters tepebilir.

    Haklıydı, Altan abisi sabahları dengesiz bir ruh halinde oluyordu, kimi sabah güle oynaya geliyor, kimi sabah ise yüzünden düşen ile bin parçalık yapboz yapılabiliyordu. Ve bu durum tamamen raslantısaldı. Bunu öğrenmişti.

    Asansör zemin kata yaklaşırken bir kez daha tekrar etti “Günaydın dünyanın bir numaralı tasarımcısı, Altan Abi”. Kapalı alanda yanlız olmanın aşıladığı güven duygusu ile ağzını doldura doldura ve net bir ses tonu ile. Asansör zemin kata geldi, önce asansörden sonrada apartmandan çıktı. Stajını yaptığı işyerine gitmek için, ofisin en yakınına giden dolmuşu beklemeye başladı, bekleme sırasında kendi kendisine mırıldanıyordu. Dolmuşu çok beklemedi, kısa sürede gelen dolmuş bomboş gelmişti. Haftanın tam ortasında, doyasıya iş günü olan böyle bir günde dolmuşta oturabildiği için kendisini şanslı hisseti. Birden farkettiki şu ana kadar herşey iyi gidiyordu. Bu iyiye işaretti. Demekki planladığı havalı girişini yapabilecekti. Dolmuşun en çakalca koltuğu olan en arka sol tarafa otururken aklından geçen, her genç gibi “ne olur ne olmaz, dolmuş dolarsa kalkmak zorunda kalmiyim” fikriyatına yenik düşmüştü. Çakma iPod’unun kulaklıklarını kulağına taktı, (burada uzun bir parantez açmak istiyorum. Askerde öylesine adamlarla tanıştım ki gördükleri müzik çıkaran herşeye aypod demeye başlamışlardı. Dandik mp3 oynatıcılardan tutunda, radyolara kadar hespine aypod diyen adamla tanıştım. Utanmasa nöbet yerinde inceden türkü söyleyen askere bile “aypod bu” diyecekti) amacı müzik dinlemek değil, havalı girişini çalışırken hareketlenecek dudaklarına “şarkıyı mırıldanıyorum” havası vermekti.

    Dolmuş, inmesi gereken noktaya geldiğinde liseli genç stajyer çoktan ayağa kalkmış, parmağınıda düğmenin tam karşısında duracak şekilde havada tutuyordu. Sanki söz almak isteyen öğrenci gibiydi. Bu hareketteki amaç “erkenden basarsam hemen indirir, fazladan yürümeyeyim, basabileceğim en geç noktada basayım ki çok yürümeyeyim” idi. Bu zaman zarfından dikiz aynasından şöforle göz göze geldiği anlarda gözünü kaçırıyor, yola bakıyordu. Düğmeye bastı, araç durdu, stajyer indi. Kalan kısa mesafeyi yürürken hem havalı girişini tekrarlıyor hemde geçen zaman zarfında Altan Abisi ile yaşadıkları gözünün önünden geçiyordu;

    Ofisin telefonu çalıyordu, stajyer yetkilendirildiği ilk iş olan “telefonlara bakma” işini yapmak için telefona atılıyordu. Fakat o ilk zamanlar o kadar kısık sesle konuşuyordu ki 5 metre ilerisinde duran Altan Abisi bile sesini duyamıyordu. Her telefon konuşmasından sonra geçen konuşmada Altan Abisi
    - Olm sesin çıksın lan! Ben dibindeyim duymuyorum, müşteri nasıl duysun?
    - ta…
    - Ne?
    - Tamam.

    Sonra bir başka anısında Altan Abisi onu yanına çağırıyor ve “olm patron, müşteri ile iş konuşurken öyle başlarında, ellerini bağlayıp dikilme. Garson musun sen?” diye çıkışma-akıl verme karşımı bişeyler söylemişti.

    Geçen yarım dönemde Altan Abisinin bu hallerine alışan liseli stajyer, silikliğinin, sürekli bilgisayar başında, sokağa çıkmadan geçen çocukluğunun verdiği özgüven eksikliğinden dolayı boynu büküklüğünün staj hayatında geçmesini ve bu yolda Altan Abi’sinin ona destek olmasını ummuştu. O yüzden de havalı bir giriş ile bu anı taçlandırmak istiyordu.

    “Günaydın dünyanın bir numaralı tasarımcısı, Altan Abi” bu şekilde girecekti, kapıdan içeri, Altan’da sırıtıp, “Günaydın sana da dünyanın en bombardino stajyeri seni, hadi bana çay getir bakalım” edalarında babacan-abican tavırlar sergileyecekti. En azından hayalinde.

    Ama genç stajyerin bilmediği şeyler arasında Altan abisinin dünyanın 1 numaralı tasarımcısı olmadığı, hatta türkiyenin veya şu anda antalyanın bile 1 numaralı tasarımcısı olmadığı gerçeği ve altan abisinin yakaladığı geyik fırstlarını kullandığı bilgisi vardı.

    Ofise geldi. Zile bastı. Kendisi stajyer olduğunda ofisin anahtarı yoktu ve Altan abisi evden erken çıkmayı seven birisi olduğundan geldiğinde ofiste Altan abisinin olcağını biliyordu. Binanın dış kapısı açılınca bir heyecan duygusu kapladı bedenini. Son bir tekrar aldı, “Günaydın dünyanın bir numaralı tasarımcısı, Altan Abi”. Merdivenleri çıktı, kapı aralık bırakılmıştı. Altan abisi ofisten tanıdık birileri geldiğinden yaptığı gibi, kapıyı aralık bırakmış yerine geri dönmüştü.  Her adımda boğazına yükselen bir heyecan dalgası hisseti. Kapıyı açtı, içeri girdi ve kontrolünden çıkan ergen tiz sesi ile

    - GÜndin dyanın biğr numalı tasarımci ltan abi. dedi.

    O sırada sabah sabah en yapılmayacak şey olan, metal müzik dinleme işi ile meşgul olan Altan’ın kulağına “günidin, dübinmia abi” diye bişiler geldi. Kafayı stajyere doğru çevirdi.

    - Sana da günaydın da, öncesinde ne dedin sen? diye sordu. Genç stajyer her bir kelimenin üzerine bastıra bastıra, ilk okulda fiş okuyan çocuk edasıyla cevap verdi.
    -”Günaydın dünyanın bir numaralı tasarımcısı, Altan Abi” dedim.

    Hayalini kurduğu havalı giriş gereksiz heyecanın ve ergen tiz sesinin tuzağına düşmüş ve genç stajyere ceza olmuştu resmen. Sırıtan Altan, ayı gibi davrandı ne bi yalandan karşılık, ne bir şakacı tavırla karşılık vermedi. Sadece “salak” anlamına gelen sırıtışı ile cevap verdi. Stajyer bir an Altan abisine baktı, baktı. Tepki alamayınca, geçip yerine oturdu.

    “Akşam eve gidince hemen oyun oynayayım bari” diye düşündü en son.

    Post to Twitter Post to Delicious Post to Digg Post to Facebook Post to MySpace Post to StumbleUpon

    Yorum Yapmaya Useniyor musun? Al o zaman!

    2 Yaziyi Ne Kadar Begendin? Oyla!!

    Taymen Balığı

    Gece; saat üç, evdeyim. Uyumak benim için yapılması zor bir iş olduğundan elime, benim gibi “Düşünce Otostopçusu” olan herkesin kutsal kitabı sayılan Otostopçunun Galaksi Rehberi’ni aldım. Rastgele bir sayfayı açtım, iki cümle okudum, rahatladım.

    Şu an içinde bulunduğum durumu anlatmam gerekirse –ki neden gereksin anlamış değilim- kırmızı nevresim takımına sahip yatağımın üzerinde, İstanbul temalı kapağa sahip defterime, yeşil kalemimle bunları yazıyorum. Aranızda, nevresimimin kırmızı olduğuna bakıp, kimi düşlerimde kimi Roma hamamlarında kimi Viktorya Sikrıt modelleriyle seviştiğimi düşünenleriniz olacaktır. Fakat böyle bir şey az önce de belirttiğim gibi ancak düşlerde olur. Şimdiye kadar bu senaryoya yakın bir rüya görmüş değilim ayrıca görmek de istemem. Sebebine gelince; ben de her akıllı heteroseksüel erkek gibi, bu tip bir rüyayı görürken ya o an oracıkta ölmeyi ve gerçekliğe dönmemeyi ya da dört yıl doyana kadar Sitevın Segal filmlerindeki gibi komada kalmayı falan tercih ederim. Kırmızı nevresimimin seksi olmadığı konusunda size garantilerin en büyüğünü verebilirim.

    İstanbul temalı kapağa sahip defterimden bahsetmem gerekirse –ki neden gerektiğini anlayabilmiş değilim-:

    Yaz okulu maceralarımdan birinde kendimi ders çalıştırmaya özendirmek için almıştım.

    Yeşil kalemden bahsetmem gerekirse –ki bu kalemden artık bahsetmeliyim sanırım, bu gerçekten bir gereklilik-:

    Devamlı yeni kalemler alıp etrafa saçmama, eşe-dosta hatta taksicilere dağıtmama rağmen, en son tercihim olan, çantamın en dibinde bulunan bu yeşil kalem bir şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Kalem bulamadığım anlarda, son çare olarak çantamın dibinde her an bu kalemi bulabiliyorum. Durumun ilginç yanı hep son çareye başvurmak zorunda kalmam. İki bin yedi yılının iki bin sekiz ile öpüştüğü aylarda almıştım bu kalemi, belirli bir sebepten dolayı çok net hatırlıyorum. İki bin on yılına girmemize iki haftalık bir süre kaldı ve bu kalem halen benimle birlikte. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama defterlerim son iki senedir yemyeşil. Mübarek, ulu, kutsal mürekkep!

    Bu saçmalamama başlamadan önce televizyonda Taymen balıklarıyla ilgili koruma programı yürüten bir ekibin hazırladığı programı izliyordum. Taymen balığı bir alabalık türü ve türünün en büyük çeşidi. Yetişkinlerinin boyu bir ila iki metre arasında değişebiliyor. Genellikle Asya’nın tatlı sularında, nehirlerinde yaşayan bir tür. Benim izlediğim bölümde neyşınıl cografik adına çalışan bir balık biyoloğu parçası olduğu bu koruma programıyla ilgili kimi araştırmalar yapmak için kalkıp Moğolistan’a gidiyor, yetmiyor başkent Ulan Bator’dan yedi-sekiz yüz km kuzeybatıdaki nehirde bu balıklardan yakalıyor; boyunu, kilosunu, önceden yakalayıp işaretlediklerinden biri olup olmadığını inceliyor, işaretlenmemişse işaretliyor, sonra geri suya bırakıyor.

    Şimdi asıl bu saçmalamamı bana yazdıran sebebe gelelim: Sıkı bir Ferhan Şensoy ve Douglas Adams hayranı olarak bu iki üstadın beni ne kadar çok etkilediğini bir kere daha anlamama yardımcı oldu bu belgesel. Normal bir insan –farz-ı misal bu normal insan Altantois de olabilir zira kendisinin de avcılık maceraları var- bu belgeseli izlediğinde sıfatından bekleneceği üzere “Vay … be balığa bag, gocaman!” gibisinden düşünür. Fakat ben kendimi ekran karşısında yakalanan balıklara dublaj yaparken buldum. Dört yaşındaki Taymencik “Ee şey ne oluyo?” derken on beş yaşındaki yüz altı santimlik Baba Taymen “Yeter be kardeşim, ölç ölç bitiremediniz be, her sene aynı terane. Çin tarafına si.tirip gidicem sonunda!” diyordu.

    Genellikle komedyenlerin ya da mizah yazarlarının başvurduğu bir şeydir bu. Cansız nesneleri ya da insan dışındaki canlıları insan kimyasında düşünür-konuşur gibi tasvir etmek. Yerine göre eğlenceli ve komiktir de. Tam da burada (“Tam da burada…” yazarken üç yaşındaki yeşil kalemimin mürekkebi bitti, ömrü tükendi. Ciddiyim*) az önce üstatlardan neden bahsettiğimi açıklayayım. Ferhan Şensoy son kitabında (Karagöz ile Boşverinbeni) kumruları konuşturuyor, Douglas Adams ise farklı kitaplarında kanepeleri ve başka başka varlıkları. (Bu varlıklar İskandinav Yıldırım Tanrısı Thor’dan Altın Kalp’in bilgisayarı Eddie’ye dek uzanır.) Üstatların güldürmek, olaya eğlence katmak dışında yaptıkları asıl önemli şey bakış açısını değiştirmek ve bu sayede düşündürmek.

    Biz insanlar düşünmek kavramı üzerinden kendimizi farklı görür ve böbürleniriz. Yani, kısaca farkımız budur değil mi?

    Ne olursa olsun, Moğolistan nehirlerinde yaşayan bir Taymen balığının gördüklerine şahit olmadığımız, onun şartlarında yaşamadığımız için, kendimizi yüzde yüz onun yerine koyamayız. Fakat yine de büyük balık genellikle küçük balığı avlar. Avlayamasa da en azından şansını dener. Hangimizin orasında burasında büyük avcıların diş izleri yok ki?

    “Kuşkucu” bir Taymen balığı eğer yanılmıyorsam mutlak kendi kendisine sormuştur “Bu insanlar manyak mı?” diye. Ben de kendi kendime soruyorum şu an “Bunca şeyi hiçbir kompozit manası olmamasına karşın neden yazıp duruyorum?” Cevabı net olarak bilmiyorum. Sanırım; belki de sadece el alışkanlığı.

    * Yazının geri kalan kısmını babamın bulmaca kalemiyle yazdım. Genetik bir bakış açısını sürdürüyorum.

    Post to Twitter Post to Delicious Post to Digg Post to Facebook Post to MySpace Post to StumbleUpon

    Yorum Yapmaya Useniyor musun? Al o zaman!

    1 Yaziyi Ne Kadar Begendin? Oyla!!