Uzun süredir aklımda birazdan anlatacaklarımı anlatmak. Ama bir yandan türlü koşturmacalar, bir yandan “törkiş görl in nüyork” meselesini ukala görünmeyecek şekilde aktarma kaygısı, derken üzerinden 1,5 ay geçmiş bile.
>> Peşin peşin söylemeliyim zamanımın 90%’ını yalnız geçirdim. Yok oralara gidip de depresif olacak kadar nevrotik bir karakter değilim. Sanırım. Yanında kaldığım arkadaşımın 5-6 günlüğüne şehir dışına çıkması gerekti, kalan günlerde de son sınavlarına girip mezun olmak gibi ehemmiyeti daha yüksek dertleri vardı, ben de tek başıma gezdim tozdum Turist Ömer gibi. Oldukça sıkıntılı çıktığım yolculuktan bir o kadar keyifli dönmemde büyük pay sahibi oldu bu durum belki de, kendi kendime, kendi paşa gönül kriterlerime göre geçirdiğim günler ilaç gibi geldi şu bitap bünyeme.
>> Dikkatimi ilk çeken şuydu: Özellikle kadınların içlerindeki alışveriş canavarlarının geçen yıl bir Wal-Mart çalışanın canını alacak kadar tozuttuğu gün olan ‘Kara Cuma’da bile mağaza çalışanları, metroda bilet satan amcalar, sokaktaki polisler, yoldaki teyzeler, herkes kibarlıktan kırılırcasına medeniyet sahibi. Baktım her yerde bir güler yüz, bir sevgi pıtırcığı, bir medeniyet. Sabahları “günaydın efenim”ler, gün içerisinde “hadi iyi günler koçum”lar. Laf atan bile en fazla “kırmızı sana çok yakışmış” gibi cümleler sarfediyor, ya da bana öyle denk geldi. Sokaklarda özürsüz açıklamasız “omuz savaşları”nın yaşandığı, yollarda kızlara ”Dikkat et yoksa Taksim’in arka sokaklarında meşhur ederler seni!..” diyen yaşam formlarının olduğu bir şehirden gelmişim, bu medeniyet seviyesi bir nebze başımı döndürmedi desem yalan olur.
>> Bende bir huy var, ilk kez gittiğim yerlerde, sokaklarda amaçsızca dolaşmayı pek seviyorum. Hatta sevmeyi geçiyor, saatlerimi günlerimi böyle geçirebiliyorum. Empire State Building’e çıkmamı bekleyerek kurudu gitti benim arkadaşlar. Bense ilk haftamın yarısını bilmediğim, muhtemelen hiçbir özelliği olmayan sokakları ağzım bi karış arşınlayarak geçirdim. Psikopat gibi fotoğraflarını çektim “bizim oğlan da pek gecikti” veya “bugün akşama ne pişirsem” derdinde olan vatandaşların evlerinin, sokaklarının.
>> Şehir çook kalabalık. Her şey için sıraya giriyorsunuz (Medeniyet Reloaded). İndirimli bilet sırasına girebilmek için sıraya giren insanlar gördüm. Hal böyle olunca her yere şu şeritleri takılıp çıkarılan portatif sıra koridorlarından koymuşlar, bilmem anlatabildim mi. Ama her yere. Alışveriş merkezi tuvaleti, bilet gişesi, cafe, otobüse biniş kapısı – hey gidi Harem curcunası! Sıra yoksa mesela, 2 adımda geçebileceğiniz yeri o zımbırtılarla kurulu düzen yüzünden 14225 tane S çizerek geçmek durumunda kalıyorsunuz. İlk günlerde başımı döndüren medeni uygulamaların zamanla beni sinir etmeye başladığını fark etmek zor olmamıştır sanıyorum. Neticede toprağım belli değil mi.
>> Tam giderken, oradaki günlerimin çoğunda yalnız dolaşacağım belli oldu ya, arkadaşların hayalgücü hemen New York’ta bir sonbahar temalı romantik komedilere çalışmadı değil. Ama kapandığında hangi tarafında kaldığının hayat memat meselesine dönüştüğü otomatik kapılarıyla filmlerde gördüğümüz New York metrosunun, aslında raylarında farelerin cirit attığı, hayat memat meselelerinin değil hayat gailesinin ön planda olduğu bir taşıma aracından fazlası olmadığını fark etmem uzun sürmedi. Beraber kaldığım arkadaşlardan birinin “burada çirkinler metroya biner, güzeller taksiye, bir nevi doğal seleksiyon” tezi mıh gibi aklımda. Hey gidi. Fareli metro hatlarında ne güneşler batıyor.
>> Bu arada metro bildiğin birleşmiş milletler. Acayip renkli. Gün oldu Çinli Bebek sevdim agucu bugucu diye -düşündüm de domates biber desem de anlamazdı aslında-, gün oldu Alman bir turistle Almanca konuşmaya çalıştım. İyice hümanist oldum çıktım.
>> Kaldığım eve giden metro hattı Harlem’e doğru devam etmekteydi. Bu yüzden metroda enteresan gözlemlerde bulunma fırsatım oldu. Şunu söylemeden edemeyeceğim: 35 yaş altı çikolata renkli abilerin hepsi potansiyel birer Jay-Z. XXXXL t-shirt’ler, 5 beden büyük pantolonlar, NY Yankees şapkaları, kulaklıklardan yükselen rap müziğe eşlik eden ayak, hafif sıkılmış dudaklar ile belli belirsiz çatılmış kaşlar ve “ben bu hayatın arka sokaklarını gördüm adamım” ifadesi ile sağa sola sallanan baş. O nasıl bir kafadır arkadaş yahu, ben de istiyorum. Hatta Jay-Z’nin “Empire State of Mind”da yaptığı kelime oyunu ile tam da bu kafayı ifade ettiğine inanıyorum. Ablalara gelecek olursak, saçtan giyim kuşama, resmen 1986 yılında zamanı durdurmayı başarmışlar. Bravo. Çocukları ise dünyaya duble popolu geliyor sanırım. Her yanlarıyla inanılmaz eğlenceliler, zaten sempati duyarım kendilerine oldum olası.
>> Bir kere hareket halindeyken eksprese dönen metrodaki anonsu duymayıp inmem gereken duraktan 47 cadde yukarıda indiğim için Harlem’in havasını da solumadım demem artık. Delikanlılığın alemi yok, adrenalin seviyem yükseldi biraz.
>> Birkaç günde öyle bir tribe girdim ki sormayın gitsin. Normalde hiç “ay şekerim valla ben sabahları kahvemi içmeden hayatta güne başlayamam” modeli olmayan ben, soğuk havanın ve içinde bulunduğum keyifli ruh halinin de etkisi ile sabah kahvemi alıp metroya öyle biner oldum,”Ey Newyorker, ben dostum” ayağı.
>> Bu arada metroda her şey günlük güneşlik değil tabii ki. Spor niyetine platforma çıkıp gezinen farelerden bahsetmiştim. Bir “rush hour” (07.00-09.00 ve 16.30-18.30) var ki mesela, bizim IETT halt etmiş. Rush hour’da metroya binen, tüm vagonla akraba olup çıkar hacı. Ara ara da “Soho’daki galerileri gezmek için ayda bir Manhattan’a gelirim” andropoz amca ve “buraya ait değilim, aslında taksiye binecektim ama metroyu şereflendirmeye karar verdim” menopoz teyze çıkabiliyor karşınıza. Git bi yüzünü yıka açılırsın diyesi geliyor insanın böylelerine.
>> Oralara gitmişken bir NBA maçına gitmeden olmazdı. 1 Aralık akşamı New York Knicks-Phoenix Suns maçında aldık yerimizi. Buradan tüm Knicks fanlarını tenzih ediyorum lakin bu Knicks o kadar tırt bir takımdır ki, o caanım Madison Sqaure Garden bir turistik ziyaret merkezi olmuş çıkmış, maça gelenlerin 83%’ü turist. (Küsüratlı sayı vereyim ki salladığım belli olmasın.) NBA dediğiniz aslında adamların ulusal basketbol ligi, bizim Beko basketbol ligi gibi yani. Ama ambiyans o kadar farklı ki. İyi ki gitmişim dedirtti, pek sevdiğim Spurs’ü veya sevmesem de şov takımı olan Lakers’ı izlemek nasıl olurdu diye düşündürdü. Bu arada Suns’ın 27 sayı farkla ve 100 sayının altında kalarak yenildiği, ardından ekonomi gazetelerinin bile “kaybedenler bir gün kazanırsa” gibi makaleler yayınladığı nispeten tarihi bir maç oldu. Nash’i de dünya gözüyle izledik daha ne. “C’mon maan!” diye yorumlar yapan çekirdekten basketbol sevdalısı bıdıklar mı dersin, maç boyunca konuşan “audio commentary” babaları mı dersin (bilgisayar oyunlarındaki gibi kapatamıyorsun da elemanı), kol kola maç izleyen gay’ler mi dersin, her türlüsü var. Ha bir de, ponpon kızlar -şekilli isimleri var ama özünde ponpon kız yani- gayet ‘başarılı’ evet.
>> Efendim Frank Sinatra’nın “New York, New York”unu biliyorsunuzdur. Bir de Jay-Z’nin “Empire State of Mind”ı var ki alanında başarılı bir şarkı bence o da. Geçtiğimiz sezon Yankees’in şampiyonluğunda çalındıktan sonra iyiden iyiye New York ile özdeşleşmiş bana anlatıldığı kadarıyla. Maçtan bir gün sonra insanlar Madison Square Garden’da “Two Generations of Cool” temalı bir gecede her ikisinin New York konserlerini -banttan- izleyip hangi şarkının New York’un sembolü olması gerektiğini oyalayacaktı. Jay-Z’yi severim delikanlıdır, pek de gangster kerata, ama adamcağızın kemikleri sızlamıştır yahu.
>> Pek sevdiğim caz nağmelerini içeren “Chicago”yu izledim Broadway’de. Müzikale altın günü konseptinde toplanarak gelmiş, 100 kişilik küçücük salonda sahneye opera gözlükleri ile bakan teyzelerin yanında oturdum. Diğer yanımda Koreli bir kızcağız vardı, uçaktan inip oyuna gelmiş olmalı zira tek kelimeyle mükemmel olan oyunun yarısını göremeden uykuya daldı. Her alkışta silkinip, bozuntuya vermeden alkışlaması, alkış biter bitmez hafiften yana seyirtip devrilen kafası kikirdememe sebep oldu bol bol.
>> Amerika’da normal spor ayakkabı yok arkadaş. Hepsinin altı 3 cm kalınlığında, Jay-Z ayakkabısı (Yo Jay-Z! Taktım sana adamım).
>> New York’un gece hayatına da bakalım dedik son günümde. Özetleyeceğim: Kadınlar için maksimum etek uzunluğu gibi yazılı olmayan bir kural var sanırım herkesin bildiği. Bir de düz ayakkabı yasak galiba. İnsanlar çok rahat, adam tuvalete gitmekte olan tanımadığı bir kızı elinden tutup yanına çekmeye çalışabiliyor. O gelmese “ok” deyip diğerini çekmeye çalışıyor hatta. “Medeni” cesaret bu olsa gerek.
>> Sarı okul otobüsünü gördüm, gerçekmiş.
>> Mehmet Öz’ün orada niye meşhur olduğunu çözdüm sıkı durun. Bu insanların yemek kültürü o kadar yağlı ve kalorili ki, deli gibi spor yapmadıkları sürece erken yaşta kalp-kolesterol problemleri yaşamamaları sürpriz olurdu zaten. Dr.Oz da yolunu bulmuş haliyle. Sokakta da 2 tip insan var: Aşırı fit ve obez.
>> Şükran Günü’nde yapılan “Oooh, so you’re from Turkey! We’re very thankful for you today.” esprilerine pek girmeyeceğim.
>> Philadelphia’da ekonomi master’ı yapan bir arkadaşı ziyaret ettim. Öğle yemeğimizi onun Kolombiyalı, İngiliz, Brezilyalı ve Hint arkadaşları ile yerken (hayatı Birleşmiş Milletler tadında yaşamak!) bu “Turkey-hindi” muhabbeti açıldı. Bizim serzenişleri usulca dinleyen Hint çocuk, “çok afedersiniz, siz ‘turkey’ye ne diyordunuz?” diye sorunca “Hindi” dememizle kahkahayı basmamız bir oldu. “Exactly.” dedi abim. Heyt be abim.
Daha anlatacak çok şey, saptama gibi göstermeye çalıştığım çok saçmalama var ama sizi sıkmak istemiyorum. Son olarak, girişimciliğin, markalaşmanın mükemmel bir örneğini, New York’un binlerce renginden birini paylaşmak isterim:

Yes we can!